Bu günlerde dokunsanız ağlayacağım… İçimde bir sıkıntı bir telaş… Bir paronayaklıktır gidiyor…
Kızımı okula gönderirken… —Aman kızım önce etrafına iyi bak… Şüpheli şahıs var mı? —Otobüse bindiğinde ne olur kapı ağızlarında durma… Ödüm kopuyor her an, bir kötü haber alacak gibi akşama kadar tetikte yüreğim…
Oğlumu da okula göndermeye korkuyorum… Bin bir tembih, her gün… Çocuk benden bıktı… —Aman oğlum ne olur arkadaşlarına fazla sokulma… —Mendili elinden bırakma, bak sana jel aldım ellerine sıkmadan sakın bir şey yeme… “Aman oğlum/aman kızım” derken durumum vahim!
Bir yandan da gündemi takip etmekten yorulmuş ve sinir krizi nöbetleri gelecek diye sakin olma çabasındayım… Malum bu aralar toplum olarak sakinleştirme seanslarına ihtiyacımız var!
Dış ve iç güçlerin bilindik senaryolarını izlerken halkımız ne zaman bunlara ayak uyduracak diye her an korku içindeyim!
“SAĞDUYUMUZ” ne kadar güçlü diye deneme tahtasına döndüğümüz şu günlerde, oyunları da boşa çıkartacağımızdan hiç kuşkum yok! Ama onlar yorulmadan/dinlenmeden devam etmekteler!
İstedikleri kadar, Kürt-Türk düşmanlığında zirveye oynasınlar. Bizler yinede karşımızdakinin, etnik kimliğine göre değil insanlığına göre hareket etmeye devam edeceğiz!
Kürt kardeşlerimizde durmadan “her kürt pkk değil” diyorlar haklılarda… İç savaş çıkmasını isteyenlerde önce etnik kimliğe karşı hırs ve öfke yaratmak adına tüm kışkırtmaları yapıyorlar!
Neden Tokat’ta hain saldırı oldu sanıyorsunuz?
Neden ortamın barışa ve huzura kavuşmasını istemiyorlar sanıyorsunuz?
Ama bizler ayrım yapmadan hep bir ağızdan bağıracağız… “hepimiz kardeşiz, yenilmedik ayaktayız diyeceğiz”(gerçi bu biraz şarkı sözleri gibi oldu ama…)
Dolapdere de çıkan olaylarda, silah çeken adamın biri “beni ilgilendirmez ki gerginlik, ben cebime bakarım… Bana verdiler parayı, al silahı sık dediler sıktım... Sen de ver beş yüz milyon, istediğin adamı rehin alayım”… İşte size tam bir “dolaplık” olay!
Ne kadar provokatör oyunlar varsa bizim ülkemizde…(hani nerdeyse şöyle bağıracağım; gel vatandaş gel… Provokatöre gel…).
İstiyorlar ki: halka zemin hazırlayalım tavına gelen de hemen takılsın oltaya… Halk birbirine girsin iç savaş çıksın!
Şimdi beklemedeler… Ellerini ovuşturmakla meşguller! Eminim “planlarımız iyi işliyor” diyerek de bıyık altından gülüyorlardır! Ama son gülen iyi gülecek!
Ülke kaosa düşerse bundan kimler faydalanabilir?
Bunları düşünelim! Ama yerli yabancı her kurum ve kuruluşu ayırt etmeden düşünelim ki düşünce dağarcığımız genişlesin!
Acayip büyük oyunlara tabiiyiz!
Bu ortamlara nasıl düştük?
3–5 yıl önce sadece ekonomiyi konuşurken şimdi ekonomi aklımıza bile gelmiyor…
Neden?
Bunlar dış güçlerin oyunları peki ya iç güçler? Halkın üzerine oynanan oyunlardan artık başı dönmeye başladı… Yuları boğazımıza takan çekip götürüyor… Ama bilmiyorlar ki o yular onları boğacak!
Örneğin Ergenekon denen davanın yarattığı keşmekeşi nasıl sindireceğiz?
Kimi davalı diye duysak; ya emekli albay ya gazeteci ya da yazar!
Bir İlhan Selçuk! Bir Mutafa Balbay! Bir Fikri Karadağ! Bunlar gündemdeki en bilindik isimler.
Bir tane de tarikat lideri olsun! Ya da müridiler den biri… Ne bileyim, ya da dini bir lider!
İş böyle olunca sanki cumhuriyet sistemini, laikliği savunan Ergenekoncu, dinci olanlarda, yargılayanlar gibi çıkıyor karşımıza… Bu da bir kargaşa yaratmıyor mu ne dersiniz?
Hükümet bir yanda, TSK bir yanda… Birinin elinde yargı kılıcı diğeri ise suspus olmuş infazlarda…
Hani bir slagon vardı “ne şeriat ne darbe” diye…
Bu günlere nasıl geldik diye düşündüğümde, bunların hep bir yapı taşı olduğunu anlıyorum!
Gündem hiç boş kalmıyor ki… Birbirine karışmış/kokuşmuş/deforme olmuş sosyal ilişkiler, her an çatlaktan su sızdırıyor!
Geçenlerde Bursa’da, grizu’dan ölen 19 işçimiz için ne diyelim?
Altısı emekli olduğu halde borçlardan dolayı yeniden çalışmak zorunda kalıp da birkaç bin liralık gazölçer aleti bile almayan(seyyar ölçekle idare edilen) yetkililerin sorumsuzluğu yüzünden ölen o insanlarımıza ne diyelim?
Üç-beş kuruş için diri diri ölmeyi göze aldıran bu işsizliğe ne diyelim?
İşsizliği sorun olarak görmeyip de “açılım” derdine düşen, çok kıymetli vekillerimize ne diyelim?
Oy zamanında bu vekillere oy verip de başımıza nur yağdıran bu halka ne diyelim?
Çalışma ortamının güvenliği, yetersiz olduğu halde izin veren, insan canının hiçe sayıldığı, yönetici ve görevini kötüye kullananlara ne demeli?
Boş vermişlik/duyarsızlık ortamında yaşadığımız körelmiş/yitirilmiş ve özellikle bir uyuşturucu gibi uyuşturulan bu halkın, kayıp giden değerlerine ne demeli?
Bence şunları demeli;
Hiçbir şeye “boş ver” demeyeceksin! Yoksa bir gün gelir sana da boş verirler!
Böyle gelmiş böyle gider demeyeceksin! Çünkü sende o gidenlerin kervanına katılmış olup, bir daha oradan çıkamazsın!
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın demeyeceksin! Çünkü gün gelir o yılan seni de sokar!
Hiçbir şeye tepkisiz kalmayacaksın! Çünkü tepkisiz bir toplum, zaten ölü demektir!
Hicbirseye takipsiz ve sessiz kalmayacaksin! Cokdogru yaziyorsunuz:
En cok demokrasiden ve özgürlüklerden bahseden iki siyasi akimi hep takip etmek gerek. Birinin maskesi düstü yasaklandi ikincisinin ise foyasi yakinda ortaya cikacak. Gerci anayasa mahkemesi "seriatci güclerin odagi olan" parti tespitini yapti ama biz secmenler günlük isle-gücle mesgül oldugumuzdan daha bu gercegi göremiyoruz. Genc nüfüsumuz bunu görecek ve sandikda geregini yapacaktir. Hickimse bizi uygar medini ülkeler seviyesine ulasma hedefinden geriye döndüremeyecektir.
Tekel iscilerini nasil polis coplariyla bastiranlarin ne kadar demokratik ve özgürlükcü oldugunu gördük. Avrupa birligine girecegiz ya, herhalde iscileri coplayarak AB ye girecegiz.
Artik PKK' ile mücadele edilmiyor onun yerine simdi TSK ne karsi asimetrik psikolojik savas veriliyor, ülkemiz dedikodularla yönetiliyor, subaylarimiz iddialarla cezalandiriliyor, yargisiz infazlarla öc aliniyor. Bu baglamda, sizin de belirttiginiz gibi, olaylara takipsiz ve duyarsiz kalmayalim.