Güvenlik uzmanı Ağar, Chilcot raporunu değerlendirdi:

Güvenlik Uzmanı emekli bordo bereli Abdullah Ağar, Chilcot raporunu ile ilgili, “Siz, siz olun Chilcot Raporunda yer alan “sözde” pişmanlıklara, öz eleştirilere, maske ve mazeretlere, timsah gözyaşlarına, “Dizayn edicilerin istedikleri...

Güvenlik uzmanı Ağar, Chilcot raporunu değerlendirdi:

Güvenlik Uzmanı emekli bordo bereli Abdullah Ağar, Chilcot raporunu ile ilgili, “Siz, siz olun Chilcot Raporunda yer alan “sözde” pişmanlıklara, öz eleştirilere, maske ve mazeretlere, timsah gözyaşlarına, “Dizayn edicilerin istedikleri...

Güvenlik uzmanı Ağar, Chilcot raporunu değerlendirdi:
Güvenlik Uzmanı emekli bordo bereli Abdullah Ağar, Chilcot raporunu ile ilgili, “Siz, siz olun Chilcot Raporunda yer alan “sözde” pişmanlıklara, öz eleştirilere, maske ve mazeretlere, timsah gözyaşlarına, “Dizayn edicilerin istedikleri gibi” inanmayın” dedi.
Güvenlik uzmanı Ağar, 1991 Körfez savaşından hemen sonra Irak’ta 32nci paralelin güneyinde ve 36ncı paralelin kuzeyinde Uçuşa Yasak Bölgeler (No-fly zone, NFZ) devreye girdiğini hatırlatarak, ”Başta Saddam’ın hava gücü olmak üzere Irak merkezi iradesinin bu coğrafyalarda etkisini kırmayı hedefleyen bu uygulamanın; “Aslında 32 paralelin güneyinde Şii Arapları ve 36ncı paralelin kuzeyinde Kürtleri dizayn etmeyi amaçladığını, tarih bize gösterecekti.” Yıllar içinde istim tutan bu uygulama, 2003 işgalinden hemen önce dizaynın etkisinde kalmış Iraklıların ağzında da, pelesenk bir sözle karşılık bulacaktı: ’Saddam’ın gitmesi adına İblisle bile işbirliği yaparız’. Böylece Irak’taki mezhebi ve etnik liderler ve onların arkasında toplanmış halk yığınlarının işgale verdiği destek, tarihin yazacağı en büyük paradokslardan birine neden olacaktı. Bu paradoksu; “Saddam’ın devrilmesi adına, ülkenin düşman postalları altında çiğnenmesine çanak tuttular” şeklinde ifade edebiliriz” ifadesini kullandı.
“Ancak bu bile çuvala sığmayan mızrağı anlatmaya yetmiyor. Belki de bu paradoksu, “Menfaatlerin, her türlü değer ve değer yargıları karşısındaki zaferi” olarak özetlemek en doğrusu” diyen Ağar şöyle devam etti:
“Iraklılar bütün tarih, akıl, medeniyet ve inanç birikimlerine, tecrübe ve ölçülerine rağmen Saddam’ın devrilmesi bahanesinin arkasına saklanmışlardı.
Tamam, Saddam bir diktatördü de, “Gelenler, başa gelecekler, yaşananlar ve yaşanacak olanlar hangi değerin, ölçünün türevi ve neyin nesiydi?”
Irak’ta yaşadığım dört yıl boyunca “Neden işgale destek verdiniz” sorusunu, sorabildiğim hemen her Iraklıya sordum.
Hiç biri, hiçbir zaman kalbimin aradığı teselli cümlesini üretemedi.
“Saddam diktatördü…” diyeceklerdi, “Devlet baskısı ve terörü…” diyeceklerdi, “Ülkenin harap olmasını, yıkılmasını istemedik…” diyeceklerdi.
Oysa asıl gerçeği kendilerinden bile gizliyorlardı. İhtiraslarıyla, menfaat hesaplarıyla, iç düşmanlıklarıyla, dizayn oluşlarıyla ve korkularıyla, ölmekten beter her gün ölecekleri huzursuz ve onursuz bir hayata; Saddam’dan kurtulmanın bedelini düşman postalları altına çiğnenerek ödemeye razı olmuşlardı. Hem de koskoca bir hiç olan, sözüm ona koskoca bir menfaat adına…”
Yüzbinlerce cana mal olan mezhep savaşının, bu işgalin içinde ortaya çıktığına dikkat çeken Ağar şunları vurguladı:
“Irak’tan Suriye’ye kaçan Baasçı Sünniler Suriye’nin Iraklaşmasında temel rolü oynadı. (Türkiye’dekine benzer mülteciler etkisi) IŞİD Irak’taki kaostan ve mezhepsel savaştan doğan temel güce dönüştü, dönüştürüldü. Irak ve Suriye’de başta IŞİD olmak üzere terör örgütlerinin işgalleri gerçekleşti. Sonra PKK; “IŞİD’in rahmine atılan bir gulyabani gibi” dizaynın temel bir parametresi olarak yeniden doğdu.
Şimdi bir de günümüzün Türkiye’sine bakın:
Atılan düşmanlık tohumları, yapılan dizaynlar, kaşınan fay hatları; “Etnik, mezhepsel, meşrepsel ve siyasi farklılıklar”, dizayn için kullanılan terör örgütleri ve estirilen terör fırtınası, aparat güçler, proxy örgütler, psikolojik savaşın ve envai türlü beyaz-gri-kara propagandanın etkisine maruz kalmış insanımız. Ulusal güvenliğin ve bekanın konusu olan etnik ve radikal kökenli hibrit terörün, siyasi kavgaların ve düşmanlıkların malzemesi olması ve buradan yaşamak zorunda olduğumuz bölünmeler.
Sığlıklarımız, bilinçsizliklerimiz! Terör ve bütün bunlar üzerinden insanımızda ortaya çıkan öfke, nefret, korku, gelecek kaygısı ile devlet ile güvenlik kuvvetlerimize duyulması istenen güvensizlik ve inançsızlık.
Ve geldiğimiz, bizden istenilen ve istismar edilebilen kıvamımız! Bütün bunlar "Erken Irak’a" ne kadar benziyor değil mi? Bugün artık, “her türlü polemikten uzak” aynı kendi süt bebeğimiz gibi korumak, kollamak ve sahip çıkmak zorunda olduğumuz “Bir Devlet ve Ordu” gerçeğimiz var.
Hem de başına vurularak dağıtılmış “Devlet” ve “Ordularıyla” ne hale gelmiş, yanı başımızdaki Irak ve Suriye’deki derslere bakıp dururken! O yüzden siz, siz olun Chilcot Raporunda yer alan “sözde” pişmanlıklara, öz eleştirilere, maske ve mazeretlere, timsah gözyaşlarına, “Dizayn edicilerin istedikleri gibi” inanmayın. Saddam’ın heykelini yıkan Iraklı Cubiri’lerden Kadim Şerif Hasan, şimdi bin pişman. "Elimde olsa heykeli yeniden dikerdim ama öldürülmekten korkuyorum" diyor. Dönmek istese bile, artık dönebileceği bir yeri, gücü ve cesareti yok artık. Aslında diyor ki; “Devlet, Ordu ve beraberliğimiz yoksa, biz de yokuz.”
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.